En sevdiğim yerli yazarım "Yırtıcı Kuşlar Zamanı" diye kitap yayınlamış yeni. Eh bir de yazarımızın klasik başkomseri Nevzat olunca hemen alayım dedim. Ama bu sefer ne yaptın be Ahmet Ümit! Bir kitap 360TL olur mu... Tabi internette daha ucuz satan yerler var, sanırım ben D&R'da kazıklanmış bulundum :D Her neyse... Ne kadar en sevdiğim yazarlardan da olsa tarafsız bir yorum yapacağım ki son kitaplarını ne yazık ki sevememiştim, umarım ki bu verdiğim paraya değer dedim. Kısacası güzel bir kitaptı, kesinlikle okunur ama yine de eski Ahmet Ümit'in enerjisi bulamadım. Yeniden değineceğim ki bu kitap kötüydü demek değil. İşte spoiler içermeyen incelemem...



Ahmet Ümit'in yeni romanı "Yırtıcı Kuşlar" Başkomser Nevzat'ın yeni bir macerasını anlatırken, önceki kitaplarından farklı bir şey yapıyor ve toplumsal sorunlara dair çarpıcı bir portre sunuyor. Önceki kitaplarında genelde tarihi ve polisiyeyi birbirine karıştırırken bu sefer gündemde ne varsa hepsine değinmiş, bugünkü konuları ele almış. Kitapta, Türkiye’nin güncel meseleleri olan uyuşturucu ticareti, yolsuzluk ve toplumsal adalet eksikliği, Nevzat’ın kişisel trajedisi ve adalet arayışı ekseninde ele alınıyor. Ümit, polisiye türüne özgü gerilim ve merakı korurken, aynı zamanda toplumsal bir eleştiriyi sunmayı başarıyor. Kitabın arka kapağı:



Roman, Ahmet Ümit'in karakter derinliği ve akıcı anlatım tarzıyla dikkat çekiyor. Detaylı betimlemeler, olayların duygusal yoğunluğunu artırıyor ve okuyucuyu hikayenin içine çekiyor. Nevzat’ın kişisel hikayesi, toplumun daha geniş problemleriyle ustaca iç içe geçmiş durumda. Ben genel olarak sevsem de gündemi ele almasını açıkçası sıkıldım. Sanırım gündeme dair bir şeyler artık görmek istemediğimden. Daha az yer vermesini isterdim. Ayrıca bu sefer bana çok fazla tekrar yapmış gibi geldi kitap içinde. Önceki kitaplarını okuduysanız bilirsiniz ki Başkomiser Nevzat'ın ailesi önceden bir patlamada ölüyor. Buna dair duygusallıkları çok fazla tekrarlıyor ve beni biraz bu kısımlar sıkıyor. 


Önerir miyim? Yırtıcı Kuşlar, Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlandı ve 448 sayfalık kapsamlı bir eser olarak polisiye severlere hitap ediyor. Ahmet Ümit'in bu kitabı, hem sürükleyici hikayesi hem de toplumsal mesajlarıyla öne çıkan bir çalışma olarak nitelendiriliyor. Eğer önceden Ahmet Ümit okumadıysanız ve okumak istiyorsanız kesinlikle bu kitapla başlamayın, çok daha kaliteli kitapları var; Beyoğlu Rapsodisi, İstanbul Hatırası, Sultanı Öldürmek, Sis ve Gece... Hatta şiir kitabı Ninatta'nın Bileziği bile başyapıttır. Bu kitabı eğer önceden Ahmet Ümit'in başka kitabını okuduysanız tavsiye ediyorum.


Alıntılar

Ülkeyi hiç bu kadar mutsuz görmemiştim. Mutsuz ve gergin. Kibrit çaksanız alev alacak gibi herkes. Hayat şartları çok ağırlaştı. Yoksulluk çok arttı. Zenginler daha da zenginleşti ve sayıları azaldı; fakirler daha da fakirleşti ve sayıları hiç olmadığı kadar arttı. Bir atasözümüz var, elle gelen düğün bayram diye. Ama küçük bir azınlık lüks içinde yaşarken, büyük çoğunluğun yokluk çekmesi toplumsal psikolojiyi bozuyor. İntiharlar bunun için arttı, uyuşturucu kullanımı had safhaya ulaştı. İnsanlar çaresiz, insanlar perişan, insanlar umutsuz. Nasıl korusunlar bu şartlarda ruh sağlıklarını?

Syf: 231


Bir kere sınırı aşan insan için artık sınır yoktur. -Epiktetos

Syf: 7


Unutmak iyileştirmez. Aksine unutmamak lazım, yüzleşmek lazım.

Syf: 52

Ülkem insanı böyleydi işte, hiç üstüne vazife değilken birden atlayıverirdi belanın ortasına.
Syf: 396

Evet, insan için dibin de dibi vardı.
Syf: 332



Yırtıcı Kuşlar Zamanı - Ahmet Ümit

26 Kasım 2024 Salı

, ,

En sevdiğim yerli yazarım "Yırtıcı Kuşlar Zamanı" diye kitap yayınlamış yeni. Eh bir de yazarımızın klasik başkomseri Nevzat olunca hemen alayım dedim. Ama bu sefer ne yaptın be Ahmet Ümit! Bir kitap 360TL olur mu... Tabi internette daha ucuz satan yerler var, sanırım ben D&R'da kazıklanmış bulundum :D Her neyse... Ne kadar en sevdiğim yazarlardan da olsa tarafsız bir yorum yapacağım ki son kitaplarını ne yazık ki sevememiştim, umarım ki bu verdiğim paraya değer dedim. Kısacası güzel bir kitaptı, kesinlikle okunur ama yine de eski Ahmet Ümit'in enerjisi bulamadım. Yeniden değineceğim ki bu kitap kötüydü demek değil. İşte spoiler içermeyen incelemem...



Ahmet Ümit'in yeni romanı "Yırtıcı Kuşlar" Başkomser Nevzat'ın yeni bir macerasını anlatırken, önceki kitaplarından farklı bir şey yapıyor ve toplumsal sorunlara dair çarpıcı bir portre sunuyor. Önceki kitaplarında genelde tarihi ve polisiyeyi birbirine karıştırırken bu sefer gündemde ne varsa hepsine değinmiş, bugünkü konuları ele almış. Kitapta, Türkiye’nin güncel meseleleri olan uyuşturucu ticareti, yolsuzluk ve toplumsal adalet eksikliği, Nevzat’ın kişisel trajedisi ve adalet arayışı ekseninde ele alınıyor. Ümit, polisiye türüne özgü gerilim ve merakı korurken, aynı zamanda toplumsal bir eleştiriyi sunmayı başarıyor. Kitabın arka kapağı:



Roman, Ahmet Ümit'in karakter derinliği ve akıcı anlatım tarzıyla dikkat çekiyor. Detaylı betimlemeler, olayların duygusal yoğunluğunu artırıyor ve okuyucuyu hikayenin içine çekiyor. Nevzat’ın kişisel hikayesi, toplumun daha geniş problemleriyle ustaca iç içe geçmiş durumda. Ben genel olarak sevsem de gündemi ele almasını açıkçası sıkıldım. Sanırım gündeme dair bir şeyler artık görmek istemediğimden. Daha az yer vermesini isterdim. Ayrıca bu sefer bana çok fazla tekrar yapmış gibi geldi kitap içinde. Önceki kitaplarını okuduysanız bilirsiniz ki Başkomiser Nevzat'ın ailesi önceden bir patlamada ölüyor. Buna dair duygusallıkları çok fazla tekrarlıyor ve beni biraz bu kısımlar sıkıyor. 


Önerir miyim? Yırtıcı Kuşlar, Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlandı ve 448 sayfalık kapsamlı bir eser olarak polisiye severlere hitap ediyor. Ahmet Ümit'in bu kitabı, hem sürükleyici hikayesi hem de toplumsal mesajlarıyla öne çıkan bir çalışma olarak nitelendiriliyor. Eğer önceden Ahmet Ümit okumadıysanız ve okumak istiyorsanız kesinlikle bu kitapla başlamayın, çok daha kaliteli kitapları var; Beyoğlu Rapsodisi, İstanbul Hatırası, Sultanı Öldürmek, Sis ve Gece... Hatta şiir kitabı Ninatta'nın Bileziği bile başyapıttır. Bu kitabı eğer önceden Ahmet Ümit'in başka kitabını okuduysanız tavsiye ediyorum.


Alıntılar

Ülkeyi hiç bu kadar mutsuz görmemiştim. Mutsuz ve gergin. Kibrit çaksanız alev alacak gibi herkes. Hayat şartları çok ağırlaştı. Yoksulluk çok arttı. Zenginler daha da zenginleşti ve sayıları azaldı; fakirler daha da fakirleşti ve sayıları hiç olmadığı kadar arttı. Bir atasözümüz var, elle gelen düğün bayram diye. Ama küçük bir azınlık lüks içinde yaşarken, büyük çoğunluğun yokluk çekmesi toplumsal psikolojiyi bozuyor. İntiharlar bunun için arttı, uyuşturucu kullanımı had safhaya ulaştı. İnsanlar çaresiz, insanlar perişan, insanlar umutsuz. Nasıl korusunlar bu şartlarda ruh sağlıklarını?

Syf: 231


Bir kere sınırı aşan insan için artık sınır yoktur. -Epiktetos

Syf: 7


Unutmak iyileştirmez. Aksine unutmamak lazım, yüzleşmek lazım.

Syf: 52

Ülkem insanı böyleydi işte, hiç üstüne vazife değilken birden atlayıverirdi belanın ortasına.
Syf: 396

Evet, insan için dibin de dibi vardı.
Syf: 332





Aslında sonbahar bitiyor, kışa yaklaşıyoruz. Ama sonbahar sadece iki haftadır kendini gösterdi. Sanırım başkentimiz gibi kimi yerlere de yakın zamanda kar yağacakmış, yani kış kendini gösterdi. Bu durum bana sanki artık baharlar olmayacakmış gibi hissettirdi. Sadece yaz-kış. Yağmur desen iki haftadır öyle böyle anca yağmaya başladı. Ağaçların sararan yapraklarını bile tam anlamıyla göremedik. Birkaç gün içinde rüzgar hepsini uçuracak ve dallar çırılçıplak kalacaklar. Beni uzun zamandır takip ediyorsanız biliyorsunuzdur ki sonbahar beni hep düşündürür. Kesinlikle yazdan daha iyi hissettirir ama düşündürür... Mesela bu hızlı geçişler bana sanki zamanın kontrolümüzden çıktığını hissettiriyor. Mevsimler bile acele ederken, biz nasıl yavaşlayabiliriz ki? Benim gibi hayatı yavaş yavaş yaşamak isteyenler için... Bir saniye, bu paragrafım uzayacak biraz. Bu yazıma eşlik edecek şarkımı çok sonraya koymak istemiyorum. Sakin bir müzik dinlemek isterseniz buyrunuz:



Şimdi ne diyordum, ha evet, aceleci tempo... Oldukça zorlayıcı geliyor bana bazen. Her şey hızla değişiyor, biz ise bu değişimin tam ortasında, sanki yavaşlayıp anı yaşama şansımızı kaybediyoruz. Doğanın gücüne ve enerjisine inanıyorum. İyileştirme ve yol gösterme güçleri olduğuna inanıyorum. Mesela az önceki düşüncelerime zıt olarak sonra diyorum ki... Belki de mevsimlerin bize anlatmaya çalıştığı bir şey vardır. Çoğumuzun da düşündüğü gibi sonbahar, her yaprak dökümü, hayatın geçiciliğini hatırlatır. . Bu yüzden belki de yapılacak en iyi şey rüzgarın savurduğu yapraklar gibi akışa teslim olmaktır. Yine de içimde bir yerlerde hep bir soru yankılanıyor: Zaman mı acele ediyor, yoksa biz mi ona yetişemiyoruz?



Zaman algısı...

İnsanlık tarihi boyunca zaman, en büyük gizemlerden biri olmuştur. Fiziksel olarak zaman, evrenin dört boyutundan biri olarak tanımlanır ve düzenli bir şekilde ilerler. Ancak biz insanların zamanı algılayışı, fiziksel gerçeklikten ziyade psikolojik deneyimlerimize dayanıyor. Örneğin, bir çocuk için bir yıl oldukça uzun hissedilirken, yetişkinler aynı süreyi çok daha kısa algılar. Bunun sebebi beynimizin zaman algısını deneyimlerimize göre şekillendirmesidir. Dopamin gibi nörotransmitterler, beynimizin zamanı nasıl işlediğini etkiliyor. Yoğun ya da sıkıcı bir gün, daha uzun hissedilirken, akıcı ve keyifli bir gün göz açıp kapayıncaya kadar geçer.



Modern zaman...

Teknoloji ve modern yaşam, zaman algımızı daha da değiştirmiştir. Tarihte hiçbir dönem şu anki kadar hızlı bir bilgi ve etkileşim akışı sunmamıştır. Akıllı telefonlar, internet, sosyal medya gibi araçlar sürekli bir uyarıcı bombardımanı yaratır ve zihnimiz "şimdi"ye odaklanmakta zorlanır. Bu durum, zamanı daha hızlı yaşıyormuşuz gibi hissettirir. Ayrıca günlük yaşamda çoklu görevlerle uğraşmak, beynin kaynaklarını böler ve zamanın daha çabuk geçtiği algısını güçlendirir. İlginçtir ki bilimsel araştırmalar, daha az uyarıcıya maruz kalan insanların (örneğin doğada daha fazla vakit geçirenlerin) zamanı daha yavaş algıladığını göstermektedir.



Zamanı nasıl yavaşlatabiliriz ki?

Zaman gerçekten mi hızlanıyor yoksa biz mi ona yetişemiyoruz? Bilimsel olarak zamanın akış hızı sabittir ancak algımız bu dengeyi bozabilir. Mindfulness (farkındalık) ve meditasyon gibi uygulamalar zihni şimdiye odaklayarak zamanın daha yavaş algılanmasını sağlar. Benzer şekilde monotonluktan kaçınıp yeni deneyimlere açık olmak da beynin daha fazla bilgi işlem yapmasını sağlar ve zamanı daha dolu yaşatır. Yavaşlamayı öğrenmek modern dünyanın hızından bir kaçış değil aslında yaşamın özünü daha derinden hissetmek için bir gerekliliktir bana kalırsa. Zamanı kontrol edemesek de onunla barışmak, onu daha anlamlı bir şekilde yaşayabilmemizi sağlar.



Zaman algımız hayatın hızına yetişmeye çalışırken bizi farklı yollara sürüklese de asıl mesele bu akışın içinde kendimize ne kadar yer açabildiğimizdir. Belki de cevap, doğanın bize sunduğu döngüleri dinlemekte saklıdır. Tıpkı sonbaharın sessiz bir teslimiyetle yapraklarını bırakması gibi biz de acele etmeden anın getirdiklerini kabul etmeyi öğrenmeliyiz. Çünkü zaman ne hızlanıyor ne de yavaşlıyor; yalnızca biz onu nasıl hissettiğimizi seçebiliyoruz.


Baharların Sonu

22 Kasım 2024 Cuma



Aslında sonbahar bitiyor, kışa yaklaşıyoruz. Ama sonbahar sadece iki haftadır kendini gösterdi. Sanırım başkentimiz gibi kimi yerlere de yakın zamanda kar yağacakmış, yani kış kendini gösterdi. Bu durum bana sanki artık baharlar olmayacakmış gibi hissettirdi. Sadece yaz-kış. Yağmur desen iki haftadır öyle böyle anca yağmaya başladı. Ağaçların sararan yapraklarını bile tam anlamıyla göremedik. Birkaç gün içinde rüzgar hepsini uçuracak ve dallar çırılçıplak kalacaklar. Beni uzun zamandır takip ediyorsanız biliyorsunuzdur ki sonbahar beni hep düşündürür. Kesinlikle yazdan daha iyi hissettirir ama düşündürür... Mesela bu hızlı geçişler bana sanki zamanın kontrolümüzden çıktığını hissettiriyor. Mevsimler bile acele ederken, biz nasıl yavaşlayabiliriz ki? Benim gibi hayatı yavaş yavaş yaşamak isteyenler için... Bir saniye, bu paragrafım uzayacak biraz. Bu yazıma eşlik edecek şarkımı çok sonraya koymak istemiyorum. Sakin bir müzik dinlemek isterseniz buyrunuz:



Şimdi ne diyordum, ha evet, aceleci tempo... Oldukça zorlayıcı geliyor bana bazen. Her şey hızla değişiyor, biz ise bu değişimin tam ortasında, sanki yavaşlayıp anı yaşama şansımızı kaybediyoruz. Doğanın gücüne ve enerjisine inanıyorum. İyileştirme ve yol gösterme güçleri olduğuna inanıyorum. Mesela az önceki düşüncelerime zıt olarak sonra diyorum ki... Belki de mevsimlerin bize anlatmaya çalıştığı bir şey vardır. Çoğumuzun da düşündüğü gibi sonbahar, her yaprak dökümü, hayatın geçiciliğini hatırlatır. . Bu yüzden belki de yapılacak en iyi şey rüzgarın savurduğu yapraklar gibi akışa teslim olmaktır. Yine de içimde bir yerlerde hep bir soru yankılanıyor: Zaman mı acele ediyor, yoksa biz mi ona yetişemiyoruz?



Zaman algısı...

İnsanlık tarihi boyunca zaman, en büyük gizemlerden biri olmuştur. Fiziksel olarak zaman, evrenin dört boyutundan biri olarak tanımlanır ve düzenli bir şekilde ilerler. Ancak biz insanların zamanı algılayışı, fiziksel gerçeklikten ziyade psikolojik deneyimlerimize dayanıyor. Örneğin, bir çocuk için bir yıl oldukça uzun hissedilirken, yetişkinler aynı süreyi çok daha kısa algılar. Bunun sebebi beynimizin zaman algısını deneyimlerimize göre şekillendirmesidir. Dopamin gibi nörotransmitterler, beynimizin zamanı nasıl işlediğini etkiliyor. Yoğun ya da sıkıcı bir gün, daha uzun hissedilirken, akıcı ve keyifli bir gün göz açıp kapayıncaya kadar geçer.



Modern zaman...

Teknoloji ve modern yaşam, zaman algımızı daha da değiştirmiştir. Tarihte hiçbir dönem şu anki kadar hızlı bir bilgi ve etkileşim akışı sunmamıştır. Akıllı telefonlar, internet, sosyal medya gibi araçlar sürekli bir uyarıcı bombardımanı yaratır ve zihnimiz "şimdi"ye odaklanmakta zorlanır. Bu durum, zamanı daha hızlı yaşıyormuşuz gibi hissettirir. Ayrıca günlük yaşamda çoklu görevlerle uğraşmak, beynin kaynaklarını böler ve zamanın daha çabuk geçtiği algısını güçlendirir. İlginçtir ki bilimsel araştırmalar, daha az uyarıcıya maruz kalan insanların (örneğin doğada daha fazla vakit geçirenlerin) zamanı daha yavaş algıladığını göstermektedir.



Zamanı nasıl yavaşlatabiliriz ki?

Zaman gerçekten mi hızlanıyor yoksa biz mi ona yetişemiyoruz? Bilimsel olarak zamanın akış hızı sabittir ancak algımız bu dengeyi bozabilir. Mindfulness (farkındalık) ve meditasyon gibi uygulamalar zihni şimdiye odaklayarak zamanın daha yavaş algılanmasını sağlar. Benzer şekilde monotonluktan kaçınıp yeni deneyimlere açık olmak da beynin daha fazla bilgi işlem yapmasını sağlar ve zamanı daha dolu yaşatır. Yavaşlamayı öğrenmek modern dünyanın hızından bir kaçış değil aslında yaşamın özünü daha derinden hissetmek için bir gerekliliktir bana kalırsa. Zamanı kontrol edemesek de onunla barışmak, onu daha anlamlı bir şekilde yaşayabilmemizi sağlar.



Zaman algımız hayatın hızına yetişmeye çalışırken bizi farklı yollara sürüklese de asıl mesele bu akışın içinde kendimize ne kadar yer açabildiğimizdir. Belki de cevap, doğanın bize sunduğu döngüleri dinlemekte saklıdır. Tıpkı sonbaharın sessiz bir teslimiyetle yapraklarını bırakması gibi biz de acele etmeden anın getirdiklerini kabul etmeyi öğrenmeliyiz. Çünkü zaman ne hızlanıyor ne de yavaşlıyor; yalnızca biz onu nasıl hissettiğimizi seçebiliyoruz.


Önceden buna benzer bir uygulama önermiştim Virtual Cottage diye. Bu ise onun çok daha gelişmiş hali gibi. Hem bir oyun hem de bir odaklanma aracı olarak görülebilir. Ritimli lofi müzikler eşliğinde huzurlu bir atmosfer sunan bu oyun, üretkenliğimizi desteklemeyi amaçlıyor. Özellikle öğrenciler ve rahatlatıcı bir ortam arayanlar için oldukça hoş ve ilgi çekici bir seçenek. Fiyatı 6.72 dolar. Steam sayfasına gitmek için: Spirit City: Lofi Session | Steam




Bir ses kaydırıcı sistemiyle çevre seslerini (yağmur, rüzgar, kuş sesleri vb.) düzenleyebiliyoruz. Bu sesler, odanın görselliğini de etkiliyor. Örneğin, rüzgar sesi artırıldığında ağaçlar hareket ediyor veya şimşek efekti gökyüzünü karartıyor. Ayrıca oyunda lofi müzik çalma listeleri bulunuyor ve bu müzikler çalışırken veya okuma yaparken harika bir arka plan oluşturuyor. Lofi müziklerini seviyorum ben ve bu oyunda da oldukça güzel listeler var.



Avatarımızı, odamızı ve "spirit" adındaki sevimli yaratıkları özelleştirebiliyoruz. Bu yaratıklar, oyunda belirli sesler ve aktivitelerle ortaya çıkıyor ve oyuncuya eşlik ediyor. Mesela yukarıda ki "Dust Bunny" benim favorim! Yeni eşyalar ve görünümler oyun içi para birimiyle satın alınabiliyor. 



Basit bir görev listesi ve zamanlayıcı mekanizmalarıyla günlük alışkanlıklarımızı düzenlememize yardımcı oluyor. Ancak, bu özellikler daha karmaşık proje yönetimi ihtiyaçlarını karşılamıyor ve daha çok hafif görevler için uygun.  Oyunun pastel tonlardaki görselleri ve sade animasyonları, oynanışı hem görsel hem de duygusal olarak huzurlu hissettiriyor. Arada kullandığım bir uygulama. Bu tarz bir uygulama arıyorsanız öneririm. 



Spirit City: Lofi Session | Uygulama/Oyun Önerisi

15 Kasım 2024 Cuma

, ,

Önceden buna benzer bir uygulama önermiştim Virtual Cottage diye. Bu ise onun çok daha gelişmiş hali gibi. Hem bir oyun hem de bir odaklanma aracı olarak görülebilir. Ritimli lofi müzikler eşliğinde huzurlu bir atmosfer sunan bu oyun, üretkenliğimizi desteklemeyi amaçlıyor. Özellikle öğrenciler ve rahatlatıcı bir ortam arayanlar için oldukça hoş ve ilgi çekici bir seçenek. Fiyatı 6.72 dolar. Steam sayfasına gitmek için: Spirit City: Lofi Session | Steam




Bir ses kaydırıcı sistemiyle çevre seslerini (yağmur, rüzgar, kuş sesleri vb.) düzenleyebiliyoruz. Bu sesler, odanın görselliğini de etkiliyor. Örneğin, rüzgar sesi artırıldığında ağaçlar hareket ediyor veya şimşek efekti gökyüzünü karartıyor. Ayrıca oyunda lofi müzik çalma listeleri bulunuyor ve bu müzikler çalışırken veya okuma yaparken harika bir arka plan oluşturuyor. Lofi müziklerini seviyorum ben ve bu oyunda da oldukça güzel listeler var.



Avatarımızı, odamızı ve "spirit" adındaki sevimli yaratıkları özelleştirebiliyoruz. Bu yaratıklar, oyunda belirli sesler ve aktivitelerle ortaya çıkıyor ve oyuncuya eşlik ediyor. Mesela yukarıda ki "Dust Bunny" benim favorim! Yeni eşyalar ve görünümler oyun içi para birimiyle satın alınabiliyor. 



Basit bir görev listesi ve zamanlayıcı mekanizmalarıyla günlük alışkanlıklarımızı düzenlememize yardımcı oluyor. Ancak, bu özellikler daha karmaşık proje yönetimi ihtiyaçlarını karşılamıyor ve daha çok hafif görevler için uygun.  Oyunun pastel tonlardaki görselleri ve sade animasyonları, oynanışı hem görsel hem de duygusal olarak huzurlu hissettiriyor. Arada kullandığım bir uygulama. Bu tarz bir uygulama arıyorsanız öneririm. 



Çok mu çok tatlı bir oyun buldum. Dordogne, Fransız bağımsız oyun stüdyosu UMANIMATION tarafından geliştirilen ve daha geçen sene çıkan bir macera oyunu. Oyun, bir Fransız köyünde geçen nostaljik bir hikaye sunuyor ve büyüleyici suluboya tarzı görselleri ile dikkat çekiyor. Steam fiyatı: 10.49 dolar. Steam sayfasına gitmek için: Dordogne | Steam.





Hikaye
(5/5)

Dordogne, Mimi adında bir genç kadının, çocukluğunu geçirdiği büyükannesinin köyüne yaptığı bir ziyareti anlatıyor. Mimi, çocukken geçirdiği günlerin hatıralarını canlandırarak büyükannesine dair yeni şeyler keşfederken, çocukluk ve yetişkinlik dönemleri arasında duygusal bir bağ kuruyor. Oyunun temelinde, geçmişin izlerini takip etmek, aile bağlarını hatırlamak ve nostaljik bir keşif yolculuğuna çıkmak var. Hikaye ilerledikçe Mimi'nin hem çocukluk hem de yetişkinlik arasındaki bağlantıları ve yaşadığı değişimi anlamaya başlıyoruz. Bu hikaye birçok oyuncuya kendi geçmişleriyle yüzleşme ve anılarını yeniden değerlendirme fırsatı sunduğunu düşünüyorum. Çünkü rahmetli babannemin bahçesindeki salıncakta beni sallarken ki ya da dedemin şarkı söyleyip etrafında gelinlikle dans ettiğim günler geldi benim aklıma... 




Oyunun Fragmanı




Görseller ve Atmosfer
(5/5)

Oyunun en dikkat çekici yanlarından biri, suluboya tarzında yapılmış el çizimi görselleri. Her sahne Dordogne bölgesinin pastoral güzelliklerini yansıtan ince detaylarla dolu. Renkler, gökyüzü ve doğa tonları oyunun nostaljik atmosferini pekiştiriyor. Aynı zamanda suluboya tarzı görseller, oyuna sıcak ve içten bir dokunuş katıyor. Görsel tasarım, oyunun duyusal ve duygusal dünyasına mükemmel uyum sağlıyor. Sanki bir resim kitabına ya da resimli çocuk kitabına bakıyormuşum gibi hissettim ben hep.







Oynanış (3/5)


Dordogne, daha çok hikaye odaklı bir deneyim sunuyor ve karmaşık oynanış mekanikleri yerine keşfetme ve etkileşim üzerine kurulu. Mimi'nin köyde gezdiği sırada çeşitli günlük görevleri tamamlıyor, bulmacaları çözüyor ve büyükannesine dair anıların peşinden gidiyor. Ayrıca oyun boyunca farklı nesneler toplayarak, fotoğraflar çekerek ve günlük sayfaları doldurarak kendi anı defterinizi oluşturuyorsunuz. Bu defter, oyunculara oyunda keşfettikleri şeyleri kişisel bir şekilde belgeleme fırsatı sunarak sıcacık bir his veriyor.


Steam başarılarını önemseyenlere önemli not!

Bu oyunu aldıysanız ve benim gibi Steam başarılarını da yapmaya çalışıyorsanız başlamadan önce size önemli bir durumdan bahsedeceğim. Oyunu bitirdikten sonra Steam başarıları için eksik kalan bir şeyiniz varsa bölüm seçip o kısmı tekrar oynayabiliyorsunuz fakat oyun geliştiricilerinin de Steam tartışma kısmında bahsettiği bir hata var "Like A Swiss Clock" başarımı için. Bu başarım için oyunda her gün tuvalete girmeniz gerekiyor. Fakat oyunu bitirdikten sonra bölüm seçebiliyor ve tuvalete tekrar girebiliyor olsanız bile bu başarımı açamıyorsunuz. Başarımı açmak için bölüm tekrar etmeden oyunu ilk baştan sona oynadığınızda ya da yine bölüm seçmeden tekrar başlattığınızda yapabiliyorsunuz. Maalesef ben bu başarım için oyunu tekrar oynamak zorunda kaldım, sizin de bilginiz olsun istedim.




Müzik ve Genel Değerlendirme


Sakin melodiler ve doğa sesleriyle bizi Dordogne kırsalında kaybolmamızı sağlıyor müzikler. Ses tasarımı, oyunun içindeki küçük ayrıntılara kadar özenle işlenmiş. Dordogne, özellikle sakin bir oyun deneyimi arayan ve nostaljik temalardan hoşlanan oyuncular için mükemmel bir seçim gibi görünüyor. Oyun içsel yolculuklar, çocukluk anıları ve aile bağları üzerine kurulu sade ama etkileyici bir hikaye anlatıyor. Önceden bahsetmiş olduğum To the Moon gibi duygusal, hikaye odaklı oyunları sevenlerin Dordogne’dan büyük keyif alacağını düşünüyorum.

Dordogne | Oyun Önerisi

8 Kasım 2024 Cuma

,

Çok mu çok tatlı bir oyun buldum. Dordogne, Fransız bağımsız oyun stüdyosu UMANIMATION tarafından geliştirilen ve daha geçen sene çıkan bir macera oyunu. Oyun, bir Fransız köyünde geçen nostaljik bir hikaye sunuyor ve büyüleyici suluboya tarzı görselleri ile dikkat çekiyor. Steam fiyatı: 10.49 dolar. Steam sayfasına gitmek için: Dordogne | Steam.





Hikaye
(5/5)

Dordogne, Mimi adında bir genç kadının, çocukluğunu geçirdiği büyükannesinin köyüne yaptığı bir ziyareti anlatıyor. Mimi, çocukken geçirdiği günlerin hatıralarını canlandırarak büyükannesine dair yeni şeyler keşfederken, çocukluk ve yetişkinlik dönemleri arasında duygusal bir bağ kuruyor. Oyunun temelinde, geçmişin izlerini takip etmek, aile bağlarını hatırlamak ve nostaljik bir keşif yolculuğuna çıkmak var. Hikaye ilerledikçe Mimi'nin hem çocukluk hem de yetişkinlik arasındaki bağlantıları ve yaşadığı değişimi anlamaya başlıyoruz. Bu hikaye birçok oyuncuya kendi geçmişleriyle yüzleşme ve anılarını yeniden değerlendirme fırsatı sunduğunu düşünüyorum. Çünkü rahmetli babannemin bahçesindeki salıncakta beni sallarken ki ya da dedemin şarkı söyleyip etrafında gelinlikle dans ettiğim günler geldi benim aklıma... 




Oyunun Fragmanı




Görseller ve Atmosfer
(5/5)

Oyunun en dikkat çekici yanlarından biri, suluboya tarzında yapılmış el çizimi görselleri. Her sahne Dordogne bölgesinin pastoral güzelliklerini yansıtan ince detaylarla dolu. Renkler, gökyüzü ve doğa tonları oyunun nostaljik atmosferini pekiştiriyor. Aynı zamanda suluboya tarzı görseller, oyuna sıcak ve içten bir dokunuş katıyor. Görsel tasarım, oyunun duyusal ve duygusal dünyasına mükemmel uyum sağlıyor. Sanki bir resim kitabına ya da resimli çocuk kitabına bakıyormuşum gibi hissettim ben hep.







Oynanış (3/5)


Dordogne, daha çok hikaye odaklı bir deneyim sunuyor ve karmaşık oynanış mekanikleri yerine keşfetme ve etkileşim üzerine kurulu. Mimi'nin köyde gezdiği sırada çeşitli günlük görevleri tamamlıyor, bulmacaları çözüyor ve büyükannesine dair anıların peşinden gidiyor. Ayrıca oyun boyunca farklı nesneler toplayarak, fotoğraflar çekerek ve günlük sayfaları doldurarak kendi anı defterinizi oluşturuyorsunuz. Bu defter, oyunculara oyunda keşfettikleri şeyleri kişisel bir şekilde belgeleme fırsatı sunarak sıcacık bir his veriyor.


Steam başarılarını önemseyenlere önemli not!

Bu oyunu aldıysanız ve benim gibi Steam başarılarını da yapmaya çalışıyorsanız başlamadan önce size önemli bir durumdan bahsedeceğim. Oyunu bitirdikten sonra Steam başarıları için eksik kalan bir şeyiniz varsa bölüm seçip o kısmı tekrar oynayabiliyorsunuz fakat oyun geliştiricilerinin de Steam tartışma kısmında bahsettiği bir hata var "Like A Swiss Clock" başarımı için. Bu başarım için oyunda her gün tuvalete girmeniz gerekiyor. Fakat oyunu bitirdikten sonra bölüm seçebiliyor ve tuvalete tekrar girebiliyor olsanız bile bu başarımı açamıyorsunuz. Başarımı açmak için bölüm tekrar etmeden oyunu ilk baştan sona oynadığınızda ya da yine bölüm seçmeden tekrar başlattığınızda yapabiliyorsunuz. Maalesef ben bu başarım için oyunu tekrar oynamak zorunda kaldım, sizin de bilginiz olsun istedim.




Müzik ve Genel Değerlendirme


Sakin melodiler ve doğa sesleriyle bizi Dordogne kırsalında kaybolmamızı sağlıyor müzikler. Ses tasarımı, oyunun içindeki küçük ayrıntılara kadar özenle işlenmiş. Dordogne, özellikle sakin bir oyun deneyimi arayan ve nostaljik temalardan hoşlanan oyuncular için mükemmel bir seçim gibi görünüyor. Oyun içsel yolculuklar, çocukluk anıları ve aile bağları üzerine kurulu sade ama etkileyici bir hikaye anlatıyor. Önceden bahsetmiş olduğum To the Moon gibi duygusal, hikaye odaklı oyunları sevenlerin Dordogne’dan büyük keyif alacağını düşünüyorum.

Abimin yanında İstanbul'dayım bir süredir. Buraya sadece bir tane kitap getirmek gibi bir hata yapmışım. Neyse, bir Play Store'daki kitaplara bakayım dedim. Karşıma ilk bu kitap çıktı. 7TL'de olunca alayım, bakayım bir dedim. Normalde e-kitap okumayı sevmem de işte evde bir sürü okunacak kitap olunca ve buna bir de pahalılık eklenince dedim bir de buradan okuyayım. Zaten uzun bir eser de değil. Neyse gelelim kitaba...




Horace Walpole'un Otranto Şatosu (The Castle of Otranto), gotik edebiyatın öncülerindendir ve 1764'te yayımlandığında bu türde bir ilke imza atmıştır. Roman, mistik unsurlara, dramatik olaylara ve korkutucu atmosfere sahip. Okuyucuya hem korku hem de merak hissi veriyor. Kitap, ürpertici bir şatoda geçen olayları ele alır ve doğaüstü olaylarla doludur. Şatonun lordu Manfred'in oğlunun trajik ölümüyle başlayan hikaye, ailenin gizemli geçmişine ve korkutucu bir lanete dair sırları açığa çıkartır.

Walpole’un eseri, klostrofobik bir ortam yaratmak için karanlık şato, gizli geçitler ve devasa, ürkütücü bir zırh gibi semboller kullanır. Manfred karakterinin trajik ve zorba özellikleriyle şekillenen roman, aynı zamanda aile içi ilişkileri, güç ve saplantıyı da sorgular. Romanda geçen doğaüstü unsurlar döneminin okurlarını derinden etkilemiş ve hayran bırakmıştır çünkü bu tür unsurlar o zaman için oldukça yeniydi. Bu da kitabı gotik türünün temel taşlarından biri haline getiriyor.

İngilizce okumak isterseniz günümüz okuyucuları için eski dil ve üslubuyla biraz ağır gelebilir ancak gotik edebiyatın gelişimini anlamak isteyenler için kaçırılmaması gereken bir eserdir. Gotik edebiyatın köklerini merak eden okuyucular, eserin sunduğu gizem ve dehşet dolu atmosferde türün tarihsel gelişimini gözlemleyebilirler. Severek okudum ben kitabı, tavsiye ederim.

Otranto Şatosu - Horace Walpole | Kitap Yorumu

7 Kasım 2024 Perşembe

, , ,

Abimin yanında İstanbul'dayım bir süredir. Buraya sadece bir tane kitap getirmek gibi bir hata yapmışım. Neyse, bir Play Store'daki kitaplara bakayım dedim. Karşıma ilk bu kitap çıktı. 7TL'de olunca alayım, bakayım bir dedim. Normalde e-kitap okumayı sevmem de işte evde bir sürü okunacak kitap olunca ve buna bir de pahalılık eklenince dedim bir de buradan okuyayım. Zaten uzun bir eser de değil. Neyse gelelim kitaba...




Horace Walpole'un Otranto Şatosu (The Castle of Otranto), gotik edebiyatın öncülerindendir ve 1764'te yayımlandığında bu türde bir ilke imza atmıştır. Roman, mistik unsurlara, dramatik olaylara ve korkutucu atmosfere sahip. Okuyucuya hem korku hem de merak hissi veriyor. Kitap, ürpertici bir şatoda geçen olayları ele alır ve doğaüstü olaylarla doludur. Şatonun lordu Manfred'in oğlunun trajik ölümüyle başlayan hikaye, ailenin gizemli geçmişine ve korkutucu bir lanete dair sırları açığa çıkartır.

Walpole’un eseri, klostrofobik bir ortam yaratmak için karanlık şato, gizli geçitler ve devasa, ürkütücü bir zırh gibi semboller kullanır. Manfred karakterinin trajik ve zorba özellikleriyle şekillenen roman, aynı zamanda aile içi ilişkileri, güç ve saplantıyı da sorgular. Romanda geçen doğaüstü unsurlar döneminin okurlarını derinden etkilemiş ve hayran bırakmıştır çünkü bu tür unsurlar o zaman için oldukça yeniydi. Bu da kitabı gotik türünün temel taşlarından biri haline getiriyor.

İngilizce okumak isterseniz günümüz okuyucuları için eski dil ve üslubuyla biraz ağır gelebilir ancak gotik edebiyatın gelişimini anlamak isteyenler için kaçırılmaması gereken bir eserdir. Gotik edebiyatın köklerini merak eden okuyucular, eserin sunduğu gizem ve dehşet dolu atmosferde türün tarihsel gelişimini gözlemleyebilirler. Severek okudum ben kitabı, tavsiye ederim.

Geçenlerde Instagram'da keşfetime düşmüştü dünyanın en uzun yer ismi. Neden bu kadar uzun isim koymak istemişler ve ne anlama geldiğini merak edip araştırdım. Sonra da başka böyle uzun isimler var mı, ne anlama geliyorlar diye merak ettim. Hem bunları öğrenip hem dünyada küçük bir tur atmanız için sizinle de paylaşmak istedim.




Taumatawhakatangihangakoauauotamateaturipukakapikimaungahoronukupokaiwhenuakitanatahu 



İsmi tek bir satıra sığdırmakta bile zorlandım. Dünyadaki en uzun isme sahip yer, Yeni Zelanda’da bulunan Taumatawhakatangihangakoauauotamateaturipukakapikimaungahoronukupokaiwhenuakitanatahu adlı tepedir. Bu isim 85 harften oluşuyor ve Maori dilindedir. Yerlilerinin de kısaca dediği gibi "Taumata" diyeceğim yazımda. Anlamı da oldukça uzun ve şairanedir: "Büyük diz kaydırarak ilerleyen adamın (Tamatea) yeri, ona flüt çalmak için duran dağın zirvesinde."


Peki kimdir bu Tamatea?


Tamatea, Maori kültüründe kahramanlıklarıyla bilinen bir figürdür ve geleneksel Maori hikayelerinde sıkça geçen bir karakterdir. Tamatea’nın tam adı Tamatea-pōkai-whenua veya Tamatea-pōkai-moana şeklinde geçer; bunlar sırasıyla "toprakları dolaşan Tamatea" ve "denizleri dolaşan Tamatea" anlamına gelir.


Tamatea’nın Yeni Zelanda’yı dolaştığı, çeşitli zorlukların üstesinden geldiği ve birçok yere isim verdiği anlatılır. Özellikle halk arasında bir savaşçı, kâşif ve lider olarak bilinir. Maori efsanelerine göre Tamatea, sevdiği birini kaybetmesinin ardından uzun bir yolculuğa çıkmış ve bu yolculuk sırasında bu ünlü uzun ismi taşıyan tepede durarak yasını flüt çalarak dile getirmiştir.




Llanfair­pwllgwyngyll­gogery­chwyrn­drobwll­llanty­silio­gogo­goch



58 harften oluşan bu köyün adı, Türkçeye "Hızla akan girdabın yanındaki beyaz fındık ağaçları vadisinde St. Mary kilisesi" olarak çevrilebilir. Dünyanın en uzun ikinci isme sahip yeridir ve Galler'in Anglesey adasında yer alır.




Chargoggagoggmanchauggagoggchaubunagungamaugg


Webster, Massachusetts, ABD'de yer almaktadır. Yaklaşık 45 harften oluşan bu göl yerli Algonquin dilinde "Senin bölgenin balık tuttuğu yer, bizim de balık tuttuğumuz yer" anlamına gelir. Bu isim biraz mizahi bir anlama sahip olup, bölgedeki toprak haklarını simgelemektedir.




Tweebuffelsmeteenskootmorsdoodgeskietfontein


44 harften oluşan bu ismin anlamı "İki bufalonun tek bir atışla temiz bir şekilde öldürüldüğü kaynak"tır. Güney Afrika’da bir çiftliğe ait olan bu isim, hem uzunluğu hem de ilginç anlamıyla dikkat çekiyor.



Şimdilik bu dört yeri paylaşıyorum fakat isimler konusu hoşuma gitti ve ilerleyen zamanlarda uzun olmasa da farklı isme sahip yerleri ve hikayelerini paylaşacağım. Paylaştığım isimleri okumaya çalıştınız mı? Ne düşünüyorsunuz?

Dünyadaki En Uzun Yer İsimleri ve Anlamları | Gözden Kaçırmadıklarım

5 Kasım 2024 Salı

Geçenlerde Instagram'da keşfetime düşmüştü dünyanın en uzun yer ismi. Neden bu kadar uzun isim koymak istemişler ve ne anlama geldiğini merak edip araştırdım. Sonra da başka böyle uzun isimler var mı, ne anlama geliyorlar diye merak ettim. Hem bunları öğrenip hem dünyada küçük bir tur atmanız için sizinle de paylaşmak istedim.




Taumatawhakatangihangakoauauotamateaturipukakapikimaungahoronukupokaiwhenuakitanatahu 



İsmi tek bir satıra sığdırmakta bile zorlandım. Dünyadaki en uzun isme sahip yer, Yeni Zelanda’da bulunan Taumatawhakatangihangakoauauotamateaturipukakapikimaungahoronukupokaiwhenuakitanatahu adlı tepedir. Bu isim 85 harften oluşuyor ve Maori dilindedir. Yerlilerinin de kısaca dediği gibi "Taumata" diyeceğim yazımda. Anlamı da oldukça uzun ve şairanedir: "Büyük diz kaydırarak ilerleyen adamın (Tamatea) yeri, ona flüt çalmak için duran dağın zirvesinde."


Peki kimdir bu Tamatea?


Tamatea, Maori kültüründe kahramanlıklarıyla bilinen bir figürdür ve geleneksel Maori hikayelerinde sıkça geçen bir karakterdir. Tamatea’nın tam adı Tamatea-pōkai-whenua veya Tamatea-pōkai-moana şeklinde geçer; bunlar sırasıyla "toprakları dolaşan Tamatea" ve "denizleri dolaşan Tamatea" anlamına gelir.


Tamatea’nın Yeni Zelanda’yı dolaştığı, çeşitli zorlukların üstesinden geldiği ve birçok yere isim verdiği anlatılır. Özellikle halk arasında bir savaşçı, kâşif ve lider olarak bilinir. Maori efsanelerine göre Tamatea, sevdiği birini kaybetmesinin ardından uzun bir yolculuğa çıkmış ve bu yolculuk sırasında bu ünlü uzun ismi taşıyan tepede durarak yasını flüt çalarak dile getirmiştir.




Llanfair­pwllgwyngyll­gogery­chwyrn­drobwll­llanty­silio­gogo­goch



58 harften oluşan bu köyün adı, Türkçeye "Hızla akan girdabın yanındaki beyaz fındık ağaçları vadisinde St. Mary kilisesi" olarak çevrilebilir. Dünyanın en uzun ikinci isme sahip yeridir ve Galler'in Anglesey adasında yer alır.




Chargoggagoggmanchauggagoggchaubunagungamaugg


Webster, Massachusetts, ABD'de yer almaktadır. Yaklaşık 45 harften oluşan bu göl yerli Algonquin dilinde "Senin bölgenin balık tuttuğu yer, bizim de balık tuttuğumuz yer" anlamına gelir. Bu isim biraz mizahi bir anlama sahip olup, bölgedeki toprak haklarını simgelemektedir.




Tweebuffelsmeteenskootmorsdoodgeskietfontein


44 harften oluşan bu ismin anlamı "İki bufalonun tek bir atışla temiz bir şekilde öldürüldüğü kaynak"tır. Güney Afrika’da bir çiftliğe ait olan bu isim, hem uzunluğu hem de ilginç anlamıyla dikkat çekiyor.



Şimdilik bu dört yeri paylaşıyorum fakat isimler konusu hoşuma gitti ve ilerleyen zamanlarda uzun olmasa da farklı isme sahip yerleri ve hikayelerini paylaşacağım. Paylaştığım isimleri okumaya çalıştınız mı? Ne düşünüyorsunuz?

Bir önceki gönderimde Stephen King'in Türkçeye Medyum olarak çevrilmiş The Shining kitabından bahsetmiştim (okumak için: Medyum - Stephen King | Kitap İncelemesi). Filmini de merakla izledim çünkü kitabını heyecanla okumuştum. Açıkçası oyuncular çok yetenekli olmasına rağmen filmi beni etkilemedi ve kitaba göre beklediğim heyecanı, korkuyu veremedi. Yönetmen kendinden de birçok şey katmış, tabii katabilir ama bence olmamış. İşte detaylı incelemem (Spoiler içermez.)




1980 yılında Stanley Kubrick’in yönetmenliğinde çekilen The Shining, sinema tarihinin en ikonik korku filmlerinden biri olarak kabul ediliyor. Stephen King’in romanından uyarlanan film, King’in eserine sadık kalmaktan çok, Kubrick’in tarzını ve psikolojik dehşet anlayışını yansıtıyor. Filmin fragmanı:





Konu & Karakterler


The Shining’in ana hikayesi kitap incelemesini yaparken de bahsettiğim gibi kış sezonunda kapanan izole bir dağ oteline kış bekçisi olarak atanan Jack Torrance, eşi Wendy ve küçük oğlu Danny üzerinden şekillenir. Jack’in yazma hevesi ve ailesine yakınlaşma isteğiyle bu görevi kabul etmesi, zamanla kontrolsüz bir düşüşe dönüşür. Jack, otelde geçirdiği günler ilerledikçe akıl sağlığını yitirmeye ve otelin gizemli ve karanlık doğasına teslim olmaya başlar. Otelde, doğaüstü varlıkların ya da kötü enerjinin, Jack’in akıl sağlığı üzerindeki etkileri yavaşça artarken, gerilim atmosferi de gitgide yoğunlaşır.


Danny'nin, yani oğlunun, "parlama" olarak adlandırılan bir yeteneği vardır; bu, ona geçmişe ve geleceğe dair bir takım gizemli vizyonlar görme ve otelin kötü enerjisiyle iletişime geçme yeteneği sağlar. Wendy ise karışık olaylar karşısında ayakta kalmaya çalışırken bir yandan da oğlunu korumaya çalışan bir karakter olarak gerilimin yükseldiği anlarda soğuk kanlılığıyla ve mantığıyla hareket eden bir karakter olarak karşımıza çıkar. 


Hikayesi kitapla genel olarak uyuşurken açıkçası karakterlerin duygularının iyi verilmediğini düşünüyorum. Mesela Wendy kitapta oldukça aklı başında ve zeki bir kadınken filmde daha çok ne yaptığını bilmeyen, panik içinde bir kadın gördüm. Jack ise kitapta ailesini, eşini, çocuğunu oldukça seven bir babayken filmde düpedüz nefret eden bir Jack var. Bunlar film yönetmeni tarafından tabii ki değiştirilebilir fakat ben o duyguları vermede de karakterleri çok yeterli bulamadım.



Oyunculuklar şahane. Jack Torrance'ı Jack Nicholson canlandırıyor ve mimikleriyle olsun taklit yeteneğiyle olsun insanın ağzını açık bırakacak derecede yeteneğini gözler önüne seriyor. Başlangıçta soğukkanlı ve hafif gergin bir portre çizerken, otelin etkisi altında giderek saldırgan, paranoyak ve dengesiz bir adama dönüşür. Özellikle yüz ifadeleri ve gözleriyle korku ve gerilimi yoğun bir şekilde izleyiciye aktarıyor. Örneğin, "Here's Johnny!" sahnesindeki ifadesi sinema tarihinin en ikonik anlarından biri haline gelmiştir. Dediğim gibi, oyunculuk şahane fakat John'un karakterinin film için değiştirilmesi benim hoşuma gitmedi, gereksiz geldi. Hatta Jack'in karısını hiç sevmemesi ve karısını kitapta olduğundan daha aptal gösterilmesi biraz kadın düşmanlığı varmış gibi bile hissettirdi. 


Danny Lloyd, The Shining’de sergilediği performansla küçük yaşına rağmen filmi daha da ürkütücü bir boyuta taşıyan bir karaktere hayat veriyor. Lloyd, Danny Torrance rolünde sıradan bir çocuk gibi görünse de, parlama yeteneği sayesinde olağanüstü bir farkındalık ve korku içindedir. Tony adını verdiği hayali arkadaşıyla konuşurken sergilediği hafif kısık sesli ve robotik konuşma tarzı var. Filmde bu hoşuma gitmedi.  Lloyd, doğallığı ve rolüne kattığı derinlik sayesinde izleyiciye yaşının çok ötesinde bir performans sunsa da robotik olarak çıkarttığı ses oldukça yapay geldi bana. 



Shelley Duvall'ın oyunculuğunu çok beğenemedim bu filmde, The Shining’de Wendy Torrance karakterine hayat veriyor. Filmdeki en sarsıcı duygusal dönüşümlerden birini sergilemesi gerekiyor aslında kitaba göre ama yine bir hayal kırıklığı olarak duygularını aşırı mimiklerle gösteren bir karakterle karşılaşıyoruz.  Kitaba göre parlama özelliği her annede biraz olan bir özellik ama bunu bile verememiş yönetmenimiz.




Psikolojik Gerilim ve Paranoya

The Shining’deki tek tek karakterlere özenle verilmiş psikolojik gerilim, Kubrick’in oldukça yüzeysel karakterleriyle maalesef özelliklerini yitiriyor. Jack Torrance’in kendisini bu kapana kısılmış otelde yavaş yavaş akıl sağlığını yitirirken bulması filmde verilemiyor. Filmi izlerken en başından Jack Torrance bir delidir diyebiliyoruz. Jack'in ve oğlunun gördüğü şeyler de nedenini anlamadığım bir şekilde değişiyor. Size en büyük hayal kırıklığından bahsedeceğim.


Spoiler içermektedir!

Kitapta Danny de Jack de küvetin içinde bir kadın silüeti görürler. Bu kadına yaklaştıklarında tüm vücudu küvette parçalanmış kanlar içindedir. Memeleri küvette ayrıca yüzmektedir. Açıkçası bu sahnenin nasıl vereceğini düşünmekten alamadım kendimi ve en merak ettiğim kısımdı. Bu sahnede tam olarak Stephen King'in gerilim anlayışına saygısızlık yapıldığını düşünüyorum. Bu sahneye çırıl çıplak melek gibi bir kadın konulmuş -ah ne kadar klasik, ah ne kadar erkeklere yönelik!-, Jack'e sarılıyor ve sonra yaşlı kanlar içinde bir kadına dönüşüyor. Peki ben neden bu kadar sinirlendim bu sahneye. Çünkü önceden belirttiğim gibi Stephen King bir erkek olarak kadınların duygularını aşırı derecede iyi bir şekilde aktarabilen bir yazar. Burada olması gereken insanın tüylerini ürperten ve intikam isteyen bitkin bir kadının hayaleti! Makyaj yapmak bu kadar maliyetli olmasa gerek ki iyi bir bütçeyle çekilmiş bir film olduğu da belli. 

Spoiler bitimi...


Çok mu yerdim, belki de. Ama hayal kırıklığım biraz fazlaydı. İyi yönü yok mu? Eklenen kimi kısımlar aşırı olmasa da yine de güzeldi tabii.




Müzik, Ses, Yer & Sonuç

Kubrick çoğu sahnede alışılmış müzik yerine, ince bir şekilde yükselen uğultular ve ani yüksek frekanslı seslerle izleyiciyi rahatsız ediyor. Wendy Carlos ve Rachel Elkind’in imzasını taşıyan bu müzikler, filmin korku atmosferine büyük katkıda bulunuyor. Örneğin, Danny'nin üç tekerlekli bisikletle koridorda dolaşırken tekerleklerinin çıkardığı ses ile halı zemin arasındaki geçişler tedirgin edici bir ritim oluşturuyor.





The Shining, ABD’nin farklı yerlerinde çekilmiş olsa da, ikonik otel sahnelerinin bir kısmı Oregon'daki Timberline Lodge’da, diğer kısımları ise Londra’daki Elstree Studios’ta inşa edilen setlerde çekilmiştir. Timberline Lodge, filmin dış mekan çekimlerinde Overlook Hotel’in dış cephesi olarak kullanılmış ve izleyiciye otelin izole atmosferini sunmuştur. Londra’daki stüdyolarda otelin iç mekanları, Kubrick’in detaylara verdiği önemi yansıtacak şekilde inşa edilmiştir. Örneğin, ünlü labirent sahneleri ve geniş koridorlar burada çekilmiştir, ki bu setler o dönemin en büyük kapalı setlerinden biri olarak bilinir. 


İzlemeli misiniz? Şahsen kitabını okumanızı öneririm eğer psikolojik gerilim, korku, paranormal türü seviyorsanız. Filmi ben önermesem de Jack Nicholson'un oyunculuğu için izlenebilir diyorum.

Parıltı (The Shining) Film İncelemesi ve Kitapla Karşılaştırma

3 Kasım 2024 Pazar

, ,

Bir önceki gönderimde Stephen King'in Türkçeye Medyum olarak çevrilmiş The Shining kitabından bahsetmiştim (okumak için: Medyum - Stephen King | Kitap İncelemesi). Filmini de merakla izledim çünkü kitabını heyecanla okumuştum. Açıkçası oyuncular çok yetenekli olmasına rağmen filmi beni etkilemedi ve kitaba göre beklediğim heyecanı, korkuyu veremedi. Yönetmen kendinden de birçok şey katmış, tabii katabilir ama bence olmamış. İşte detaylı incelemem (Spoiler içermez.)




1980 yılında Stanley Kubrick’in yönetmenliğinde çekilen The Shining, sinema tarihinin en ikonik korku filmlerinden biri olarak kabul ediliyor. Stephen King’in romanından uyarlanan film, King’in eserine sadık kalmaktan çok, Kubrick’in tarzını ve psikolojik dehşet anlayışını yansıtıyor. Filmin fragmanı:





Konu & Karakterler


The Shining’in ana hikayesi kitap incelemesini yaparken de bahsettiğim gibi kış sezonunda kapanan izole bir dağ oteline kış bekçisi olarak atanan Jack Torrance, eşi Wendy ve küçük oğlu Danny üzerinden şekillenir. Jack’in yazma hevesi ve ailesine yakınlaşma isteğiyle bu görevi kabul etmesi, zamanla kontrolsüz bir düşüşe dönüşür. Jack, otelde geçirdiği günler ilerledikçe akıl sağlığını yitirmeye ve otelin gizemli ve karanlık doğasına teslim olmaya başlar. Otelde, doğaüstü varlıkların ya da kötü enerjinin, Jack’in akıl sağlığı üzerindeki etkileri yavaşça artarken, gerilim atmosferi de gitgide yoğunlaşır.


Danny'nin, yani oğlunun, "parlama" olarak adlandırılan bir yeteneği vardır; bu, ona geçmişe ve geleceğe dair bir takım gizemli vizyonlar görme ve otelin kötü enerjisiyle iletişime geçme yeteneği sağlar. Wendy ise karışık olaylar karşısında ayakta kalmaya çalışırken bir yandan da oğlunu korumaya çalışan bir karakter olarak gerilimin yükseldiği anlarda soğuk kanlılığıyla ve mantığıyla hareket eden bir karakter olarak karşımıza çıkar. 


Hikayesi kitapla genel olarak uyuşurken açıkçası karakterlerin duygularının iyi verilmediğini düşünüyorum. Mesela Wendy kitapta oldukça aklı başında ve zeki bir kadınken filmde daha çok ne yaptığını bilmeyen, panik içinde bir kadın gördüm. Jack ise kitapta ailesini, eşini, çocuğunu oldukça seven bir babayken filmde düpedüz nefret eden bir Jack var. Bunlar film yönetmeni tarafından tabii ki değiştirilebilir fakat ben o duyguları vermede de karakterleri çok yeterli bulamadım.



Oyunculuklar şahane. Jack Torrance'ı Jack Nicholson canlandırıyor ve mimikleriyle olsun taklit yeteneğiyle olsun insanın ağzını açık bırakacak derecede yeteneğini gözler önüne seriyor. Başlangıçta soğukkanlı ve hafif gergin bir portre çizerken, otelin etkisi altında giderek saldırgan, paranoyak ve dengesiz bir adama dönüşür. Özellikle yüz ifadeleri ve gözleriyle korku ve gerilimi yoğun bir şekilde izleyiciye aktarıyor. Örneğin, "Here's Johnny!" sahnesindeki ifadesi sinema tarihinin en ikonik anlarından biri haline gelmiştir. Dediğim gibi, oyunculuk şahane fakat John'un karakterinin film için değiştirilmesi benim hoşuma gitmedi, gereksiz geldi. Hatta Jack'in karısını hiç sevmemesi ve karısını kitapta olduğundan daha aptal gösterilmesi biraz kadın düşmanlığı varmış gibi bile hissettirdi. 


Danny Lloyd, The Shining’de sergilediği performansla küçük yaşına rağmen filmi daha da ürkütücü bir boyuta taşıyan bir karaktere hayat veriyor. Lloyd, Danny Torrance rolünde sıradan bir çocuk gibi görünse de, parlama yeteneği sayesinde olağanüstü bir farkındalık ve korku içindedir. Tony adını verdiği hayali arkadaşıyla konuşurken sergilediği hafif kısık sesli ve robotik konuşma tarzı var. Filmde bu hoşuma gitmedi.  Lloyd, doğallığı ve rolüne kattığı derinlik sayesinde izleyiciye yaşının çok ötesinde bir performans sunsa da robotik olarak çıkarttığı ses oldukça yapay geldi bana. 



Shelley Duvall'ın oyunculuğunu çok beğenemedim bu filmde, The Shining’de Wendy Torrance karakterine hayat veriyor. Filmdeki en sarsıcı duygusal dönüşümlerden birini sergilemesi gerekiyor aslında kitaba göre ama yine bir hayal kırıklığı olarak duygularını aşırı mimiklerle gösteren bir karakterle karşılaşıyoruz.  Kitaba göre parlama özelliği her annede biraz olan bir özellik ama bunu bile verememiş yönetmenimiz.




Psikolojik Gerilim ve Paranoya

The Shining’deki tek tek karakterlere özenle verilmiş psikolojik gerilim, Kubrick’in oldukça yüzeysel karakterleriyle maalesef özelliklerini yitiriyor. Jack Torrance’in kendisini bu kapana kısılmış otelde yavaş yavaş akıl sağlığını yitirirken bulması filmde verilemiyor. Filmi izlerken en başından Jack Torrance bir delidir diyebiliyoruz. Jack'in ve oğlunun gördüğü şeyler de nedenini anlamadığım bir şekilde değişiyor. Size en büyük hayal kırıklığından bahsedeceğim.


Spoiler içermektedir!

Kitapta Danny de Jack de küvetin içinde bir kadın silüeti görürler. Bu kadına yaklaştıklarında tüm vücudu küvette parçalanmış kanlar içindedir. Memeleri küvette ayrıca yüzmektedir. Açıkçası bu sahnenin nasıl vereceğini düşünmekten alamadım kendimi ve en merak ettiğim kısımdı. Bu sahnede tam olarak Stephen King'in gerilim anlayışına saygısızlık yapıldığını düşünüyorum. Bu sahneye çırıl çıplak melek gibi bir kadın konulmuş -ah ne kadar klasik, ah ne kadar erkeklere yönelik!-, Jack'e sarılıyor ve sonra yaşlı kanlar içinde bir kadına dönüşüyor. Peki ben neden bu kadar sinirlendim bu sahneye. Çünkü önceden belirttiğim gibi Stephen King bir erkek olarak kadınların duygularını aşırı derecede iyi bir şekilde aktarabilen bir yazar. Burada olması gereken insanın tüylerini ürperten ve intikam isteyen bitkin bir kadının hayaleti! Makyaj yapmak bu kadar maliyetli olmasa gerek ki iyi bir bütçeyle çekilmiş bir film olduğu da belli. 

Spoiler bitimi...


Çok mu yerdim, belki de. Ama hayal kırıklığım biraz fazlaydı. İyi yönü yok mu? Eklenen kimi kısımlar aşırı olmasa da yine de güzeldi tabii.




Müzik, Ses, Yer & Sonuç

Kubrick çoğu sahnede alışılmış müzik yerine, ince bir şekilde yükselen uğultular ve ani yüksek frekanslı seslerle izleyiciyi rahatsız ediyor. Wendy Carlos ve Rachel Elkind’in imzasını taşıyan bu müzikler, filmin korku atmosferine büyük katkıda bulunuyor. Örneğin, Danny'nin üç tekerlekli bisikletle koridorda dolaşırken tekerleklerinin çıkardığı ses ile halı zemin arasındaki geçişler tedirgin edici bir ritim oluşturuyor.





The Shining, ABD’nin farklı yerlerinde çekilmiş olsa da, ikonik otel sahnelerinin bir kısmı Oregon'daki Timberline Lodge’da, diğer kısımları ise Londra’daki Elstree Studios’ta inşa edilen setlerde çekilmiştir. Timberline Lodge, filmin dış mekan çekimlerinde Overlook Hotel’in dış cephesi olarak kullanılmış ve izleyiciye otelin izole atmosferini sunmuştur. Londra’daki stüdyolarda otelin iç mekanları, Kubrick’in detaylara verdiği önemi yansıtacak şekilde inşa edilmiştir. Örneğin, ünlü labirent sahneleri ve geniş koridorlar burada çekilmiştir, ki bu setler o dönemin en büyük kapalı setlerinden biri olarak bilinir. 


İzlemeli misiniz? Şahsen kitabını okumanızı öneririm eğer psikolojik gerilim, korku, paranormal türü seviyorsanız. Filmi ben önermesem de Jack Nicholson'un oyunculuğu için izlenebilir diyorum.

Kayıp Fısıltı Eski Gönderiler